| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Özel Arama
Yazılar

D. H. Lawrence "Bakire ile Çingene"



D. H. LAWRENCE ve KADINLAR


D. H. Lawrence, Türk okurunun yakından tanıdığı romancılardan biri değildir. Bunun birinci nedeni, Lawrence’ın başının sansürle hep dertte olmasıdır. Uzun yıllar boyunca kendi ülkesinde eserleri yasaklanmış, kendisi de toplum dışına itilmiştir.


Bazı yazarların toplum dışına itilmiş olma nedenleri sanatsal yetenekleriyle hiç de ilgili değildir; Lawrence da romanlarındaki kahramanları andıran hayat hikâyesiyle ve Viktoryen ahlaka aykırı duruşuyla kendini toplum dışına itilmiş bulmuştur.

D. H. Lawrence’ın hayatındaki ikilem, anne ve babasının arasındaki farklılıklarla başlar. Annesi eğitimli ve zarif bir öğretmen, babası ise ağır içki içen, kaba saba bir kömür madeni işçisidir. Çiftin arasındaki farklılık dördüncü çocukları David Herbert doğduğunda artık her ikisi için de çekilmez olmuştur. Lawrence ailesi bu yılları yoksulluk ve aile içi kavgalarla geçirir. Nottingham Lisesinde eğitim gören David Herbert, kazandığı bursla üniversite eğitimine devam etme şansı bulur.

Yüksek eğitim almasını özellikle annesi çok destekler fakat parasal sıkıntıları yüzünden aynı zamanda bir fabrikada çalışması ve ders vermesi gerekmektedir. Mezun olduktan sonra bir süre eğitmenlik kariyerine başlasa da, 1910’da annesinin ölümünden sonra bu işten vazgeçti. Annesinin ölümü onu derinden sarstı; ölüm döşeğindeki annesinin ölümüne yüksek dozda uyku ilacı vererek yardım etti.

Bu arada ilk şiirleri yayınlanmış ve beğenilmişti. 1911’de ilk romanı “Beyaz Tavus kuşu” yazarlığa ilk adımı oldu. Yazar olarak kendini henüz kanıtlamamıştı ama edebiyat çevrelerinin ilgisini çekmeyi başarıyordu. O aralarda evlerine gittiği Profesör Ernest Weekly’nin karısı Frieda’ya âşık oldu. Alman kökenli soylu bir aileden gelen Frieda von Richthofen de Lawrence’a âşık olmuştu; üç çocuğunu ve kocasını bırakıp birlikte Bavyera’ya kaçtılar.

Böylesi bir skandal, her ikisinin de hayatlarını sonsuza dek zorlaştırıyordu. İki yıl sonra ancak evlenebildiler. Fakat bu arada D. H. Lawrence, en önemli eserlerinden biri sayılan, kendi çocukluğundan izler taşıyan “Babalar ve Âşıklar” romanını yazmış ve sadece edebiyat çevrelerinin değil, çok daha genel bir okur kitlesinin ilgisini çekmeyi başarmıştı. Evlendikleri halde Frieda da o da rahat değillerdi. Ülkelerine dönme konusunda kuşkuları vardı. Çok sık seyahatler yapıp, değişik ülkelerde yaşadıktan sonra Sicilya’da bir köy evi alıp oraya yerleştiler.

Bu arada Birinci Dünya Savaşı patlak vermiş, tüm Avrupa birbirine girmişti. Alman köklerinden dolayı, Frieda’nın casusluk yaptığı söylentileri dolaşıyordu. Çift, pasaport da alamıyordu, tüm hükümetler tarafından reddedilmiş durumda zor bir hayat sürüyorlardı.

Bu yıllarda çok üretken olmasa da, “Âşık Kadınlar” ve “Gökkuşağı” gibi ünlü romanları yayınlanmıştı. Nietzsche’nin felsefesinden etkilendiğini gösteren romanlar ve makaleler yazdı ayrıca bu yıllarda. Psikanaliz ve bilinçaltı konularını da irdeliyordu; roman dışında alanlarda da eserler yazmayı seviyordu. Düşünceleri bazen çok katı ve toplumsal ahlaka karşı aşırı tepkiliydi; fakat bu tam da D. H. Lawrence’ı sonraki yıllarda benzersiz kılan özellikleriydi.

“Lady Chatterly’nin Sevgilisi” romanını yayınlayacak yayınevi bulmakta zorlanınca, 1928’de kendi yayınlamayı tercih etti. Varlıklı evli bir kadın ile kocasının topraklarında çalışan bir genç erkeğin aşkının anlatıldığı roman, İngiltere ve Amerika’da pornografik bulunarak yasaklandı.

Romanlarında hep kendi hayatından da izler bulmak mümkün oldu. Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan “Bakire ile Çingene” romanı da kendi hayatından bir kesit sunar adeta. Romanın açılış bölümü “Rahibin karısı meteliksiz bir gençle kaçınca, görülmedik bir skandal koptu. Yedi ve dokuz yaşlarında, iki küçük kızı varı. Ayrıca rahip öyle iyi bir kocaydı ki. Tamam, saçları kırlaşmıştı. Ama bıyığı kapkaraydı, yakışıklıydı; güzel ve dizginlenemez karısına hala, gizliden gizliye, büyük bir tutkuyla bağlıydı” sözleriyle başlar.

Roman, karısı evi terk ettikten sonraki yıllarda geçer. Kızların küçüğü on dokuz, büyüğü ise yirmi bir yaşındadır. Annelerine hakaret edilen bir ortamda büyümüş olmalarına rağmen, annelerine gizli bir hayranlık duyarlar. Evde babalarının yanı sıra, çekilmez bir babaanne ile hala da onlarla oturuyordur. Yaşlılık ve kasvet dolu evleri gibi, yaşadıkları kasabada da ilgilerini çeken pek bir şey yoktur. Buradaki insanlar gibi olmak istemezler ama öte yandan, anneleri ve onun gibi hayat yaşayanlar da kızlara yasaklanmıştır.

D. H. Lawrence “Bakire ile Çingene” romanında, her zaman en iyi anlattığı konuyu, kadının cinsel uyanışını dile getiriyor yine. Yaşadığı çağda kadının konumunu ve içinde bulunduğu kısıtlanmış hayatı çoğu yazardan daha iyi anlamış ve bunu ağır sansürlenme pahasına yazmıştır.

Lawrence bugünün okuyucusu için bile hala açık sözlü ve cesurdur. “Bakire ile Çingene”de de ailenin küçük kızı, aşk konusunda kafası karışmış Yvette’i anlatır. Yvette, cinsellik, aşk ve evlilik konularını öğrenmek ister; bir tarafta katı toplumsal düzen onu sıkar, diğer taraftan rahibin kızı olarak elinde tuttuğu saygınlığı kaybetmek istemez. Kasabanın tepelerinde kamp kuran Çingeneler arasında yakışıklı bir adamla karşılaştığında aklına ilk gelen şey, “işte benden daha güçlü bir erkek” olur. Çünkü etrafında ondan ilgi bekleyen sıradan gençler, belki babasına benzediklerinden, güçsüz ve yeterince erkeksi değildir.

Roman, Lawrence’ın diğer romanlarından tanıdığımız bir karşıtlık üzerine kurulu yine. Adını ancak romanın son satırlarında öğrendiğimiz Çingene, “özgür ruhu” temsil ediyor; Rahip ise toplumsal ahlakın kölesi olarak yaşayan küçük insanları temsil ediyor. Kendisini “tutucu bir anarşist” diye tanımlamaktan hoşlanan rahip, tam da yazarın tiksintiyle sözünü ettiği ikiyüzlülüğün örneği olarak sunuluyor romanda.

Roman çok sık başkaldırı temasına dönüyor. Gençlerin içlerinde patlamaya hazır isyan duygusuyla yaşadıklarını hissettiriyor. “Keşke ortada baş kaldıracak birkaç ‘katı kural’ olsaydı! (…) canlarının her istediğini yapmalarına izin verirdi. Ortada ne koparılacak bir pranga, ne eğlenecek bir demir parmaklık, ne de kırılacak bir asma kilit vardı. Yaşamlarının anahtarı, zaten kendi ellerindeydi. Ve anahtarlar miskince sallanıp durmaktaydı. Hapishane parmaklıklarını parçalamak, yaşamın keşfedilmemiş kapılarını açmaktan çok daha kolaydır.”

D. H. Lawrence insanın kendini esir kılan toplumsal ahlaka her zaman başkaldırmış biri olarak, romanlarında da bunu güçlü karakterlere yaptırmaktan zevk alır. Bunu yapamayanları ise sadece kınamakla kalmaz, zavallılıkla ve ağır hakaretlerle suçlar. “Bakire ile Çingene” özellikle yazarı daha önce okuma fırsatı bulmamış okur için mutlaka okunması gereken bir roman.

Bakire ile Çingene / D. H. Lawrence / çeviren: Püren Özgören / Turkuvaz yayınları / 108 sayfa.

Resim: D.H. Lawrence ile karısı Frieda.
(Bu yazı Dünya gazetesi Kitap ekinin fuar 2008 sayısında yayınlanmıştır)

Selim İLERİ “Hepsi Alev”

http://photos1.blogger.com/x/blogger/3726/1177/1600/494783/268203_2.jpgTANRININ SURETİ

“Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yer altındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın. Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, Tanrın Rab, kıskanç bir Tanrı’yım.”
(Eski Ahit, Çıkış 20:4)



Yakın bir arkadaşımla mesajlarımızda “handiyse” sözcüğünü kullanmaya başladığımızda, yine Selim İleri okuma dönemine girdiğimizi anlarız.
Yazarların dili kendilerince farklı kullanmalarından hep etkilenmişimdir. Sadece dilin güzelliklerini ortaya koymaktan bahsetmiyorum, kendince grameri esnetmeleri, yeni sözcük ve deyimleri daha önce hiç duymadığım biçimlere sokmaları çok hoşuma gider. Bir de bakarım, bu yenilikler benim dilime de girmiş, dilimi zenginleştirmiş.
Kitap okurken kuşkusuz tek zenginleşen dilimiz olmuyor, düşüncelerimiz ve algılarımız da yenileniyor. Selim İleri’nin son romanı “Hepsi Alev,” hep merak ettiğim ikonoklazm hakkında bilgi vermekle kalmadı, konu üzerinde düşünmemi de sağladı.
İkonoklazm
Geçtiğimiz hafta Kıbrıs’ta Gazimağusa yakınlarındaki minnacık St. Barnabas ikon müzesini gezerken bir yandan da “Hepsi Alev”i okuyor olmam çok faydalı oldu. Meryem Ana’nın, azizlerin ve çarmıha gerilmiş İsa’nın ikonalarına bakarken, yaklaşık 1300 yıl öncesinde nasıl görülebildiklerini düşünmeye başladım. Masum görünen bu resimler neden bunca acıya sebep olmuştu? Neden yasaklanmaları gerekmişti? Yasaklar yüzünden onca insan öldürülmüş ya da zindanlarda çürümeleri beklenmişti?
Bizans İmparatorlarının ikonaları yasaklanmaları konusuna bugün tarihsel değerlendirmeyle bakıldığında ortaya iki neden belirgin şekilde çıkıyor. Birincisi on emirden ikinci olarak bilinen “putlara tapmayacaksın” yasağının yeniden yorumlanmış olması. Doğu Ortodoks Kilisesi, Eski Ahit’e ve dolayısıyla on emre, Vatikan’dan daha bağlıydı. Kilisedeki resimler konusunda da Vatikan’dan böylesine ayrılmaları bu nedenle doğal sayılabilir.
İkonaların yasaklanmasına neden olabilecek ikinci olasılık ise aslında çok ilginç tarihsel bir bilgiye dayanır. Bizans imparatoru III. Leon, bilindiği kadarıyla Halife II. Ömer ile diyalog içindeydi. Halife’nin, Bizans imparatorunun İslamiyet’i tanıması ve kabul etmesi için baskı yaptığı bilinir; İmparator dinini değiştirmeye yanaşmamış olsa bile, İslamiyet’te Tanrı ve peygamberlerinin suretinin yapılmasının yasaklanıyor olmasından etkilenmiş olabilir. Bir yandan Eski Ahit’te yer alan ikinci emir, öte yandan İslamiyet etkisiyle birleşince Bizans İmparatorunun ikonaları yasaklaması anlaşılır olur.
Selim İleri “Hepsi Alev” romanında III. Leon’un aynı adı taşıyan torunuyla evlenen İrene’nin (ya da Eirene) (M.S. 752–803) yaşamından bir bölümü anlatıyor. Üç nesildir Bizans imparatorları kilisedeki ikonları yasaklamış, İrene ise “yüksek sanat” olarak gördüğü bu resimlerin yasaklanmasına hep karşı çıkmıştır. Kendi iktidar döneminde, arkasına din görevlilerini de alarak yasağı kaldıran kişi olmuştur.
Roman İrene’nin ağzından yazılmış. İrene üç nesildir süren yasağı sofuluk ve sürü kalabalığa ödenen bedel olarak görüyor. Romanda iki tema özellikle dikkat çekiyor, birincisi daha önce de sözünü ettiğim ikonaların yasaklanması, diğeri ise siyasi güce sahip olmak ve bu gücü korumak için nelerin yapıldığı. İleri, konuları hiç karmaşıklaştırmadan, sade ve kısa tümcelerle kendini anlatan, inanılmaz güce sahip bir kadını tanımamızı sağlıyor.
İrene’nin hikâyesi babasının onu çocuk yaşta İmparatora vermesiyle başlıyor. Kısa zamanda tüm saflığını yitirdiğini, sarayda canlı kalmak için vermesi gereken savaşı ne denli iyi öğrendiğini görüyoruz. “Zindansız iktidar yoktur” ya da “Gözlerim, yeşil yılanların yeşiliydi” sözlerinden kendi ve iktidarı hakkında açık sözlülüğünü de görüyoruz. Roman boyunca gözler çok önemli, çünkü iktidarına karşı çıkan tek oğlunu kör ettiğini ve sürgüne yolladığını da bize yine (biraz gizleyerek ve utanarak da olsa) o söylüyor. Gözlerle ilgili sık tekrarlanan bir başka imge, “mavi gözyaşları” Meryem Ana’nın oğlu çarmıha gerildiğinde döktüğü yaşlar için kullanılıyor; bunun roman içinde anlamı, çekilen acıların sembolik olarak resmedilmesinin öneminin altını çiziyor.
Romanın düşünmeye ittiği konulardan biri de insanoğlunun binlerce yıl puta taptıktan sonra bir yapıttaki sembolizmi ne denli görebileceği ile ilgili. İrene’nin her fırsatta “sürü” olarak adlandırdığı halk, gerçekten de bir resimde gördüğü figürü, büyük bir olasılıkla, sembol olarak değil, gerçeklik olarak algılıyordu. Örneğin bir ikona önünde edilen dua gerçekleşmişse, bu duayı gerçekleştirenin Tanrı olduğunu değil belki ikonanın kendisi olduğunu sanıyordu. İnsanın binlerce yıllık gelişiminde soyutlama çok arkadan gelir. Romanda İrene’nin de bunun farkında olduğunu ama insanın yücelmesi için soyutlama yeteneğini geliştirmesi gerektiğini de bildiğini görüyoruz. Bu yüzden sanata bunca değer veriyor.
Değer verdiği bir başka şey de yoksullar. Ama bu konuda da ikilemlere düşmeden edemiyor. Bir yandan limanlarda çalışan yoksul halkın ayaklarını yıkayarak, peygamberlerin yaptığı gibi kendini, bir imparatoriçe olarak, hiçlemeyi göze alıyor fakat öte yandan bu yoksullardan tiksiniyor. Yoksul bir kadını anlatırken “Yüzü kırış kırış, canı yanmış. Yükseliyorum. Altın kartalların bezediği pabuçlarım; tekme atmak geçti içimden. Suratına. Yoksul kadının.” Bir yandan nasıl yoksulların ayaklarını yıkadığını anlatırken beraberinde tekme atma isteği duyduğunu da gizlemiyor. Aynı kadını anlatırken “Hissetmiş olmalı. Fakat inat etti: ‘Hangi anne…’ Götürdüler. Gübre Konstantinos’un zindanları gibi benim de zindanlarım. Başka çare yoktur. Zindansız iktidar yoktur.”
Her anlamda İrene ikilemlerle dolu bir kadın: “İnsanı birey kılmaya çalıştım. Sürü kalabalığa rağmen” demesine rağmen, gerçekten birey olmak isteyen oğluna bu şansı vermediğini de görüyoruz. Daha sonraki satırlarda “Bireylik ancak paranın, geçim imkânlarının sağlayacağı bir lükstür” diye ne denli gerçekçi olduğunu dile getiriyor.
“Hepsi Alev” kuşkusuz sadece ele aldığı konu ile değil, edebi değeri açısından da övgüye değer bir roman. Siyasi güç üzerine yazılmış en güzel romanlardan biri demek doğru olur. Romanın kapağında Edebiyatta 40. yıl üst başlığı yer alıyor. Selim İleri’nin 40. yılını taçlandıran bir eser çıkmış ortaya. Sadece son yıllarda yazdığı en güzel roman değil belki de tüm yazarlık serüvenin de başyapıtı.

Hepsi Alev / Selim İleri / Doğan Kitap / Ocak 2007 /188 sayfa.

Orhan Pamuk "Masumiyet Müzesi"

MASUMİYET ÇAĞI MÜZESİ

Ünlü yazar Graham Greene, Henry James’in “Washington Meydanı” adlı romanı için “belki de kadınsı alanın erkekler tarafından işgal edildiği tek romandır” demiş. Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” romanını okurken aklıma Graham Greene’nin bu sözleri geldi. Greene, “kadınsı alan” diye romanın ele aldığı konulardan söz ediyordu muhtemelen, bir de tabii ev içlerinde geçen domestik yaşamları ve aşkı kast ediyordu. Orhan Pamuk da aynı Henry James gibi, “kadınsı” konulara bir erkeğin bakışından yaklaşıyor.

“Masumiyet Müzesi” 1970’li yılların ortalarında başlayan ve günümüze dek süren bir aşk hikâyesini anlatıyor. Varlıklı erkek kahraman ile yoksul ama güzel genç kızın aşkı, anlatılan yılların Türk filmlerine göndermeler yaptığı gibi, o filmleri de canlandırıyor okurun zihninde.
Romandaki kadın ve erkek kahramanlardan, aşk ilişkisinden, toplumsal davranışlardan ve olaylardan söz etmeden önce, Pamuk’a yazar olarak ününü sağlayan yapısal özelliklerden bahsederek başlayalım. Orhan Pamuk’un romanlarında belirgin bir iskelet göze çarpar, örneğin “Kar”da, bir kar tanesinin yapısından yola çıkarak bütün romanın iskeletini oluşturmuştu. “Masumiyet Müzesi”nde bu denli dikkat çeken bir iskelet yok ama yine de romanın formu yazarın özelliğini gösterir nitelikte.

“Masumiyet Müzesi”nde Pamuk, üç farklı zaman akışı kullanıyor. Bunlara kabaca, Akan Zaman – Duran Zaman – Geçmiş Zaman adlarını verelim. Roman çok akıcı bir dille ve eylemlerle dolu olarak başlıyor. Bu bölümde âşıkların tanışmaları, karşılaştıkları sorunlar, aile yapıları büyük bir hızla yaşanıyor/anlatılıyor. Sonra yazarın zamanı tamamen durdurduğu ikinci bölüm başlıyor. Bu bölüm sekiz yıla yakın bir süreyi anlatıyor. Zamanın durduğu bu bölüm, roman kahramanı Kemal’in babasının ölümü ile başlıyor, Füsun’un babasının ölümüyle son buluyor. İki babanın ölümü arasındaki bu bölümde anlatının da tüm akıcılığı kayboluyor. Yazar bu bölümdeki durağanlığı anlamamız için özellikle çok sık olarak resim ve fotoğraflardan söz ediyor. Bazı görüntülerin sonradan nasıl resimlerini yaptırdığını anlatırken, okurun zihninde de sahneleri dondurulmuş olarak canlandırmaya çalışıyor. Roman kahramanı Kemal, zihninde kazınan bu görüntüleri aradan yıllar geçtikten sonra anlatarak ressamlara yaptırıyor. Bu bölüm boyunca yaşanan olaylar da hep geniş zamanda anlatılıyor. Her gece aynı rutin yaşanıyor: televizyonun karşısında, yemek masasında, birlikte gidilen eğlence yerlerinde, vb hep tablolar halinde gözümüzde canlanıyor. Ayrıca bu bölümde Füsun’un da kuş resimleri yapmaya başlaması boşuna değil, o da durdurulmuş bir zamanı yansıtıyor.

Kuşlar, romanda ayrı bir önem taşıyorlar. Sadece Füsun’un resimlerinde form bulduklarından değil, Füsun’u da ilerleyen sayfalarda Limon adlı kanaryasıyla özdeşleştirmeye başlıyoruz. Kafes içindeki Limon gibi, Füsun da (özellikle iki erkeğin emelleri arasında) sıkışmış kalmış bir halde. Romanın başlarında Füsun’u paragöz bir kadın olarak tanıyoruz biraz. Bu toplumdaki birçok kadın gibi o da güzelliğini erkekler üzerinde kendi amaçlarına ulaşmak için kullanıyor sanki. Aslında Füsun’u fazla tanımıyoruz; Orhan Pamuk’un romanlarındaki kadın kahramanlar genelde uzak ve donuk olurlar. Ne düşündüklerini, ne hissettiklerini pek anlamayız, Füsun da öyle. Daha kontrolcü kadın tiplemeleri genelde anneler bu romanda da. Füsun ise kendi kaderini çizen bir kadın değil, kendini kaderin (ve bu durumda erkeklerin) eline bırakıyor adeta. Ancak romanın sonlarında onun aslında tek istediğinin özgürlük olduğunu anlıyoruz. Tek karakter gösterdiği eylem, ehliyet sınavında Kemal’in rüşvet vermesini şiddetle reddettiği zaman ortaya çıkıyor. Bu önemli eylemine kadar onu aslında hiç tanımadığımızı fark ediyoruz.

Edebiyatın ünlü aşk hikâyelerinde genelde kadına edilgen bir rol biçilir. “Romeo ve Juliet”in başkahramanı Juliet gibi kendi kaderini çizen, kendi hayatının – ve aşkının – senaristi olan kadın kahraman çok azdır. Juliet, kendi seçtiği ve sevdiği erkeği, kendi istekleri doğrultusunda yatağına kabul eder; evlenmeye kendi karar verir ve ailesinin bunu kabul etmesi için tereddüt etmeden kalbini durduracak iksiri içer, sonunda da kendi isteğiyle yaşamına son verir. Şimdi Juliet ile Füsun gibi bir kadını karşılaştırdığımızda, Füsun kendi aşk hikâyesinde dublör rolüne çıkmış gibi görünür. Ne Kemal ile ilişkisinde ne de evliliğinde söz sahibidir. Kimse onun gerçekte ne istediğine aldırmaz, zamanla o da unutur temelde ne istediğini.

Roman kahramanı Füsun, benden iki-üç yaş büyük, ayrıca romanda anlatılan dönem ve yerler hiç yabancım değil, bu yüzden biraz uzak geldiğini söylesem de, anlamadığım bir kadın değil Füsun. Ayrıca Orhan Pamuk’un diğer kadın kahramanlarından çok daha fazla beni düşündürdü. Romana yansımayan bir derinliği vardı sanki ama romana yansımıyordu çünkü erkekler onun güzelliğinin ötesini görme çabasına girmiyorlardı. Roman da onu işlenmemiş bir karakter olarak bırakmayı tercih ediyor.

“Masumiyet Müzesi” bir aşk romanı ama hemen eklemeli, içinde aşk olmayan bir aşk romanı. Orhan Pamuk çok ilginç bir şekilde aşk yerine eşyalarda teselli bulan bir kahraman yaratıyor. Romanın 28. bölümünün adı da “Eşyaların Tesellisi,” zaten bundan sonra gelen elli beş bölüm boyunca aşk yerini eşyaya bırakıyor. Kemal kaybolmuş bir zamanın anısını yaşatacağı inancıyla eşyanın içine sinen hayaletlerle yaşamaya başlıyor. Roman öylesi bir duygu yaratıyor ki, yanı başında duran sevdiği kadından bile daha değerli oluyor neredeyse bu eşyalar. Çünkü bu kadının kendisi değil belki de sevilen, kadının geçmişte bıraktığı iz.

Bu duyguyu yazarın verdiği birkaç ipucu sayesinde daha net anlıyoruz. İlk olarak, romanın başlarında Füsun’un güzelliği her iki satırda bir tekrarlanırken, ilerleyen sayfalarda güzelliğine seyrek değiniliyor. Ayrıca, Kemal Füsun’la bir zaman sonra yeniden karşılaşmasını (s. 261) “Füsun’un ablası varmış diye düşündüm, çünkü kapının eşiğinde, babanın arkasında Füsun’a benzeyen, ama esmer bir başka kız görmüştüm” diye açıklıyor.

“Masumiyet Müzesi” ele aldığı konularla, çok farklı açılardan tartışılacak bir roman. Aşk ve Türk toplumunda hastalıklı kadın erkek ilişkileri birinci sırada gelse de, roman, okuru daha genel olarak mutluluk üzerinde düşünmeye itiyor. Romanı okuyan erkek dostlarımdan bazıları, Pamuk’un aşkı tam da erkek açısından anlattığını söylediler. Ben de Kemal karakterini içten ve yakın buldum. Ayrıca kendisine olanak verilse, poligami içinde yaşamaktan mutluluk duyacağı çok açıktı.

Kemal’in eşya ile ilişkisine dönersek, bence roman, Kemal’in davranışlarını “normal” göstermek için fazla enerji kaybediyor. Romanda beni rahatsız eden bir başka şey, “batılı” yaşam biçimini benimsemiş sınıfı hep özenti olarak göstermesiydi. “Sosyetik” olarak adlandırılanlar, fazlasıyla basmakalıp örneklerden oluşuyordu ve aynı o dönem Türk filmlerindeki karakterler gibi son derece yapay duruyorlardı.

“Masumiyet Müzesi” Orhan Pamuk romanları içinde üst sıralarda yer alacak bir eser değil belki, ama tüm eserleri göz önüne alındığında, yazılması gereken bir romandı diye düşünmeden de edemedim. Orhan Pamuk’un en etkileyici yanlarından biri, bütün eserlerini – henüz yazmadıkları dâhil – bir bütün olarak görmesidir. Bu romanı yazdıktan sonra da “ilk ve son aşk romanım” demişti; İlk aşk romanı olduğunu söylemesi çok normaldi ama bunun son aşk romanı olacağını söylemiş olması, sanki içinde tüm eserlerini bitirmiş saklayan, onları bir bütün olarak algılayan yanını göstermiş oldu bize. Büyük bir romancı olduğunu bir kez daha kanıtladı “Masumiyet Müzesi”yle.

Masumiyet Müzesi / Orhan Pamuk / İletişim Yayınları / Eylül 2008 / 592 sayfa.
(Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinde 3 Ekim 2008 tarihinde yayınlandı.)

ALMANAK 2006 (ISO)


Atlas, tarih , toplum , ekonomi başlıkları halinde tüm dünya ülkeleri hakkında geniş bilgiler veren bir program. Ülkelerin genel özellikleri, dünya üzerinde bulundukları yer, tarihleri, milli marşları, göze batan özellikleri, kısa videoları gibi bir çok bilgiye ulaşabileceğiniz orjinal bir kaynak.

Boyut: 467 MB

Part 1
Part 2
Part 3
Part 4
Part 5

Attila İlhan - Kimi Sevsem Sensin


Attilâ İlhan, Türk şiir tarihinde 'kendine özgü' çizgisi olan; eserleriyle 'şiir okuru' yaratmayı başaran bir şairdir. Attilâ İlhan okuru olmak ise, şiiri, estetiği, diyalektiği, kısaca yaşamı özümsemiş olmak demektir. Usta yazarımızın 'bütün bir ömrün özeti' dediği 12. şiir kitabı 'Kimi Sevsem, Sensin...', bu özümsenmiş yaşamın üzerine serpilen bir demet çiçek. Bizler, şanslı okurlar değil miyiz?

Boyut: 130 KB

Bigdump ile Büyük Boyutlu SQL Yedeğini yükle

Büyük boyutlu SQL (veri tabanı) dosyalarını PhpMyAdmin ‘den yüklemek tam bir işkence olur.Hatta hostinginizin kapasitesine göre yükleyemezsiniz.Çünkü bazı hosting servisleri sadece 2MB boyutundaki SQL dosyalarını yüklemenize izin veriyor.Peki sizin SQL dosyanız 100 MB büyüklüğündeyse ne yapacaksınız ?Ben de bu makalemde bu büyük boyutlu SQL dosyalarını yüklemeyi göstereceğim.Büyük boyutlu SQL dosyalarını yüklerken de Bigdump adında küçük bir PHP scripti kullanacağım.Bigdump SQL dosyalarınızı yüklerken kendisi otomatik parça parça yükler .Buda sizin çok kolay bir şekilde çok büyük boyutlu SQL dosyalarını yüklemeyi sağlar.

İşlemimize başlamadan önce aşağıdaki Download linkine tıklayarak Bigdump ‘u indirin :
Download

bigdump.rar ‘ı indirdekten sonra bu RAR dosyasını herhangi biyere çıkartın.Ardından bigdump.php dosyasına sağ tıklayın ve Birlikte Aç > Not Defteri ‘ni seçin.Aşağıdaki resimde belirttiğim alanları kendinize göre ayarlayın.

bigdump sql

Bigdump ‘u indirip ve düzenledikten sonra FTP ile sitenize bağlanın ve herhangi bir klasör oluşturun.Örneğin klasörümüzün ismi loading olsun.PhpMyAdmin ‘den almış olduğunuz yedeği ve bigdump.php ‘yi loading klasörünün içine atın.Daha sonra İnternet Tarayıcınızı açın ve bigdump.php ‘yi çalıştırın.Yani adres çubuğuna şunu yazıp http://www.siteadı.com/loading/bigdump.php Enterlayın.

1. Aynı klasöre yüklediğiniz SQL yedeğinizin yanında Start Import linki var.O linke tıklayın.Böylece yedeğimizin yüklenmesi için gerekli komutu vermiş olacağız.

bigdump sql

2. Aşağıda da gördüğünüz gibi SQL dosyamız yükleniyor.Ben 21MB büyüklüğünde bir SQL dosyasını yükledim.Bu SQL dosyasını PhpMyAdmin ‘den yüklemem imkansız.Ayrıca resimde de görmüş olduğunuz gibi Bigdump size yüklenme durumunu ve şuana kadar ne kadar miktar yüklendiğini gösteriyor.

bigdump sql

3. Bu işlemleri harfi harfiyen uyguladıysanız Başarılı bir şekilde SQL ‘u yüklemiş olacaksınız.Daha önceden dediğim gibi bu yarayışlı yöntemle istediğiniz boyuttaki SQL dosyalarını yükleyebilirsiniz.

bigdump sql

Eğer sorunsuz bir şekilde yüklediyseniz Congratulations: End of file reached, assuming OK yazısını göreceksiniz.

SPSS 15.0 ile Veri Analizi

SPSS ile veri analizinde karşılaştığınız tüm sorunları ortadan kaldıracak nitelikte bir kitap. Kitapta bir yüksek lisans ve doktora çalışmasında ihtiyaç duyulabilecek tüm teknikler ayrıntılı olarak açıklanmış.

Lisans ve yüksek lisans düzeyinde öğrencilere ücretsiz bir ders kitabı sunmak amacıyla hazırlanmış bir e-kitap. Kitapta karmaşık istatistik konular piyasadaki hiç bir kitapta olmayan bir bastilik ve akıcılıkla anlatılmış. Ayrıca her bir tekniğin SPSS uygulamaları aşama aşama grafiksel olarak gösterilmiş.

DOWNLOAD SPSS 15.0 İLE VERİ ANALİZİ

 

Tez Önerisi Nasıl Hazırlanır?

Tez önerisi araştırmacının (öğrencinin) yapacağı araştırmanın (tez çalışması) ana hatlarıyla tanımlandığı bir dokümandır. Bu doküman araştırmacının inceleyeceği konuyu tüm boyutları ile ele almasmı sağlar.

E-Kitapta bir tez önerisinin nasıl hazırlanacağı örnekler yardımıyla ve basit bir dil kullanılarak açıklanmış. Kitap ,doktora ve yüksek lisans öğrencilerine tez çalışmaları öncesi ilk adımı doğru atamlarını sağlayacak bir kaynak olarak görülebilir.

DOWNLOAD TEZ ÖNERİSİ NASIL HAZIRLANIR?

 

Yönetimin Virüs Teorisi

Toplam Kalite Yönetimi ile ilgili düşüncelerinizi tekrar sorgulamanıza yol açacak güçlü fikirler içeren bu e-kitabı konu ile ilgili herkesin okumasını tavsiye ediyoruz. Acrobat Reader (PDF) formatında yayınlanmaktadır.

 

DOWNLOAD YÖNETİMİN VİRÜS TEORİSİ

 

Şikayetname - Fuzuli

       Fuzuli'nin Kanuni Sultan Süleyman tarafından bağlanan günlük 9 akçe aylığı alamaması üzerine nişancı Celâlzade Çelebi'ye yazdığı mektup.

 

Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar. Hüküm gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler. Gerçi görünürde itaat eder gibi davrandılar ama bütün sorduklarıma hal diliyle karşılık verdiler.

Dedim: - Ey arkadaşlar, bu ne yanlış iştir, bu ne yüz asıklığıdır?

Dediler: - Bizim âdetimiz böyledir.

Dedim: - Benim riayetimi gerekli görmüşler ve bana tekaüt beratı vermişler ki ondan her zaman pay alam ve padişaha gönül rahatlığı ile dua kılam.

Dediler: - Ey zavallı! Sana zulüm etmişler ve gidip gelme sermayesi vermişler ki, daima faydasız mücadele edesin ve uğursuz yüzler görüp sert sözler işitesin.

Dedim: - Beratımın gereği niçin yerine gelmez?

Dediler: - Zevaittir, husulü mümkün olmaz.

Dedim: - Böyle evkaf zevaidsiz olur mu?

Dediler: - Asitanenin masraflarından artarsa bizden kalır mı?

Dedim: - Vakıf malın dilediği gibi kullanmak vebaldir.

Dediler: - Akçamız ile satın almışız, bize helaldir.

Dedim: - Hesaba alsalar bu tuttuğunuz yolun fesadı bulunur.

Dediler: - Bu hesap, kıyamette sorulur.

Dedim: - Dünyada dahi hesap olur, haberin işitmişiz.

Dediler: - Ondan dahi korkumuz yoktur, kâtipleri razı etmişiz.

Gördüm ki sualime cevaptan başka nesne vermezler ve bu berat ile hacetim kılmağın reva görmezler, çaresiz mücadeleyi terk ettim ve mey'us ü mahrum guşe-i uzletime çekildim.