Orhan Pamuk "Masumiyet Müzesi" Aralık 08
MASUMİYET ÇAĞI MÜZESİ
Ünlü yazar Graham Greene, Henry James’in “Washington Meydanı” adlı romanı için “belki de kadınsı alanın erkekler tarafından işgal edildiği tek romandır” demiş. Orhan Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” romanını okurken aklıma Graham Greene’nin bu sözleri geldi. Greene, “kadınsı alan” diye romanın ele aldığı konulardan söz ediyordu muhtemelen, bir de tabii ev içlerinde geçen domestik yaşamları ve aşkı kast ediyordu. Orhan Pamuk da aynı Henry James gibi, “kadınsı” konulara bir erkeğin bakışından yaklaşıyor.
“Masumiyet Müzesi” 1970’li yılların ortalarında başlayan ve günümüze dek süren bir aşk hikâyesini anlatıyor. Varlıklı erkek kahraman ile yoksul ama güzel genç kızın aşkı, anlatılan yılların Türk filmlerine göndermeler yaptığı gibi, o filmleri de canlandırıyor okurun zihninde.
Romandaki kadın ve erkek kahramanlardan, aşk ilişkisinden, toplumsal davranışlardan ve olaylardan söz etmeden önce, Pamuk’a yazar olarak ününü sağlayan yapısal özelliklerden bahsederek başlayalım. Orhan Pamuk’un romanlarında belirgin bir iskelet göze çarpar, örneğin “Kar”da, bir kar tanesinin yapısından yola çıkarak bütün romanın iskeletini oluşturmuştu. “Masumiyet Müzesi”nde bu denli dikkat çeken bir iskelet yok ama yine de romanın formu yazarın özelliğini gösterir nitelikte.
“Masumiyet Müzesi”nde Pamuk, üç farklı zaman akışı kullanıyor. Bunlara kabaca, Akan Zaman – Duran Zaman – Geçmiş Zaman adlarını verelim. Roman çok akıcı bir dille ve eylemlerle dolu olarak başlıyor. Bu bölümde âşıkların tanışmaları, karşılaştıkları sorunlar, aile yapıları büyük bir hızla yaşanıyor/anlatılıyor. Sonra yazarın zamanı tamamen durdurduğu ikinci bölüm başlıyor. Bu bölüm sekiz yıla yakın bir süreyi anlatıyor. Zamanın durduğu bu bölüm, roman kahramanı Kemal’in babasının ölümü ile başlıyor, Füsun’un babasının ölümüyle son buluyor. İki babanın ölümü arasındaki bu bölümde anlatının da tüm akıcılığı kayboluyor. Yazar bu bölümdeki durağanlığı anlamamız için özellikle çok sık olarak resim ve fotoğraflardan söz ediyor. Bazı görüntülerin sonradan nasıl resimlerini yaptırdığını anlatırken, okurun zihninde de sahneleri dondurulmuş olarak canlandırmaya çalışıyor. Roman kahramanı Kemal, zihninde kazınan bu görüntüleri aradan yıllar geçtikten sonra anlatarak ressamlara yaptırıyor. Bu bölüm boyunca yaşanan olaylar da hep geniş zamanda anlatılıyor. Her gece aynı rutin yaşanıyor: televizyonun karşısında, yemek masasında, birlikte gidilen eğlence yerlerinde, vb hep tablolar halinde gözümüzde canlanıyor. Ayrıca bu bölümde Füsun’un da kuş resimleri yapmaya başlaması boşuna değil, o da durdurulmuş bir zamanı yansıtıyor.
Kuşlar, romanda ayrı bir önem taşıyorlar. Sadece Füsun’un resimlerinde form bulduklarından değil, Füsun’u da ilerleyen sayfalarda Limon adlı kanaryasıyla özdeşleştirmeye başlıyoruz. Kafes içindeki Limon gibi, Füsun da (özellikle iki erkeğin emelleri arasında) sıkışmış kalmış bir halde. Romanın başlarında Füsun’u paragöz bir kadın olarak tanıyoruz biraz. Bu toplumdaki birçok kadın gibi o da güzelliğini erkekler üzerinde kendi amaçlarına ulaşmak için kullanıyor sanki. Aslında Füsun’u fazla tanımıyoruz; Orhan Pamuk’un romanlarındaki kadın kahramanlar genelde uzak ve donuk olurlar. Ne düşündüklerini, ne hissettiklerini pek anlamayız, Füsun da öyle. Daha kontrolcü kadın tiplemeleri genelde anneler bu romanda da. Füsun ise kendi kaderini çizen bir kadın değil, kendini kaderin (ve bu durumda erkeklerin) eline bırakıyor adeta. Ancak romanın sonlarında onun aslında tek istediğinin özgürlük olduğunu anlıyoruz. Tek karakter gösterdiği eylem, ehliyet sınavında Kemal’in rüşvet vermesini şiddetle reddettiği zaman ortaya çıkıyor. Bu önemli eylemine kadar onu aslında hiç tanımadığımızı fark ediyoruz.
Edebiyatın ünlü aşk hikâyelerinde genelde kadına edilgen bir rol biçilir. “Romeo ve Juliet”in başkahramanı Juliet gibi kendi kaderini çizen, kendi hayatının – ve aşkının – senaristi olan kadın kahraman çok azdır. Juliet, kendi seçtiği ve sevdiği erkeği, kendi istekleri doğrultusunda yatağına kabul eder; evlenmeye kendi karar verir ve ailesinin bunu kabul etmesi için tereddüt etmeden kalbini durduracak iksiri içer, sonunda da kendi isteğiyle yaşamına son verir. Şimdi Juliet ile Füsun gibi bir kadını karşılaştırdığımızda, Füsun kendi aşk hikâyesinde dublör rolüne çıkmış gibi görünür. Ne Kemal ile ilişkisinde ne de evliliğinde söz sahibidir. Kimse onun gerçekte ne istediğine aldırmaz, zamanla o da unutur temelde ne istediğini.
Roman kahramanı Füsun, benden iki-üç yaş büyük, ayrıca romanda anlatılan dönem ve yerler hiç yabancım değil, bu yüzden biraz uzak geldiğini söylesem de, anlamadığım bir kadın değil Füsun. Ayrıca Orhan Pamuk’un diğer kadın kahramanlarından çok daha fazla beni düşündürdü. Romana yansımayan bir derinliği vardı sanki ama romana yansımıyordu çünkü erkekler onun güzelliğinin ötesini görme çabasına girmiyorlardı. Roman da onu işlenmemiş bir karakter olarak bırakmayı tercih ediyor.
“Masumiyet Müzesi” bir aşk romanı ama hemen eklemeli, içinde aşk olmayan bir aşk romanı. Orhan Pamuk çok ilginç bir şekilde aşk yerine eşyalarda teselli bulan bir kahraman yaratıyor. Romanın 28. bölümünün adı da “Eşyaların Tesellisi,” zaten bundan sonra gelen elli beş bölüm boyunca aşk yerini eşyaya bırakıyor. Kemal kaybolmuş bir zamanın anısını yaşatacağı inancıyla eşyanın içine sinen hayaletlerle yaşamaya başlıyor. Roman öylesi bir duygu yaratıyor ki, yanı başında duran sevdiği kadından bile daha değerli oluyor neredeyse bu eşyalar. Çünkü bu kadının kendisi değil belki de sevilen, kadının geçmişte bıraktığı iz.
Bu duyguyu yazarın verdiği birkaç ipucu sayesinde daha net anlıyoruz. İlk olarak, romanın başlarında Füsun’un güzelliği her iki satırda bir tekrarlanırken, ilerleyen sayfalarda güzelliğine seyrek değiniliyor. Ayrıca, Kemal Füsun’la bir zaman sonra yeniden karşılaşmasını (s. 261) “Füsun’un ablası varmış diye düşündüm, çünkü kapının eşiğinde, babanın arkasında Füsun’a benzeyen, ama esmer bir başka kız görmüştüm” diye açıklıyor.
“Masumiyet Müzesi” ele aldığı konularla, çok farklı açılardan tartışılacak bir roman. Aşk ve Türk toplumunda hastalıklı kadın erkek ilişkileri birinci sırada gelse de, roman, okuru daha genel olarak mutluluk üzerinde düşünmeye itiyor. Romanı okuyan erkek dostlarımdan bazıları, Pamuk’un aşkı tam da erkek açısından anlattığını söylediler. Ben de Kemal karakterini içten ve yakın buldum. Ayrıca kendisine olanak verilse, poligami içinde yaşamaktan mutluluk duyacağı çok açıktı.
Kemal’in eşya ile ilişkisine dönersek, bence roman, Kemal’in davranışlarını “normal” göstermek için fazla enerji kaybediyor. Romanda beni rahatsız eden bir başka şey, “batılı” yaşam biçimini benimsemiş sınıfı hep özenti olarak göstermesiydi. “Sosyetik” olarak adlandırılanlar, fazlasıyla basmakalıp örneklerden oluşuyordu ve aynı o dönem Türk filmlerindeki karakterler gibi son derece yapay duruyorlardı.
“Masumiyet Müzesi” Orhan Pamuk romanları içinde üst sıralarda yer alacak bir eser değil belki, ama tüm eserleri göz önüne alındığında, yazılması gereken bir romandı diye düşünmeden de edemedim. Orhan Pamuk’un en etkileyici yanlarından biri, bütün eserlerini – henüz yazmadıkları dâhil – bir bütün olarak görmesidir. Bu romanı yazdıktan sonra da “ilk ve son aşk romanım” demişti; İlk aşk romanı olduğunu söylemesi çok normaldi ama bunun son aşk romanı olacağını söylemiş olması, sanki içinde tüm eserlerini bitirmiş saklayan, onları bir bütün olarak algılayan yanını göstermiş oldu bize. Büyük bir romancı olduğunu bir kez daha kanıtladı “Masumiyet Müzesi”yle.
Masumiyet Müzesi / Orhan Pamuk / İletişim Yayınları / Eylül 2008 / 592 sayfa.
(Bu yazı Dünya Gazetesi Kitap ekinde 3 Ekim 2008 tarihinde yayınlandı.)
