Gezginin Oteli
Yıllardır
bu köşenin okuru olarak, artık çok iyi biliyorsunuz ki, iki satırlık
bir yazıda bile birkaç kitap önermeden edemem. Tam yaz tatilinde gezgin
olmayı hayal edenler için biçilmiş kaftan diyebileceğimiz bir kitap
okudum bu hafta. Cees Nooteboom’un “Gezginin Oteli: Zamanda ve Mekânda
Yolculuklar” adlı eseri, gezme üzerine, yalnızlık üzerine, farklı
kültürlerin içine girme üzerine, eşsiz bir metin.
Genelde gezi
kitaplarını çok sıkıcı bulduğumu söyleyerek başlamalıyım. Gezi
yazılarının en büyük kusuru, gezilen yerler ve insanları hakkında
genellemeler yapılmasıdır. Günümüzde gezgin ile “turist” gittikçe yakın
deyimler oldular; gezmek de bir çeşit “fast-food”a dönüştü. Ellerinde
“görülecek yerler listesi”yle topluca dolaşan insan grupları öylesine
çok yer kaplar oldular ki, yalnız gezgine yer kalmaz oldu.
19
yaşında ilk kez Roma’ya gittiğimde Sistine Şapelinin tavanını süsleyen
resimlere bakmak için kilisenin taş zeminine yatıp, çok uzun süre
resimlere baktığımı hatırlıyorum. Kimseyi rahatsız etmemişti yerde
uzanıp yatmam. Yanımdan geçen bir iki rahipten başka da fazla giren
olmamıştı kiliseye sabahın o saatinde. Şimdi aynı yere girmek için
saatlerce kuyrukta beklemek gerekiyor; içeri girdiğinde de yüzlerce
turistin basıncıyla sürüklenerek bir anda kendini dışarıda buluyorsun.
Gezgin
olmanın anlam yitirdiği bir çağda yaşıyoruz belki de. Cees Nooteboom,
“Gezginin Oteli” adlı eserinde, gerçek anlamda gezgin olma halinden söz
ediyor. Kitabın ilk satırı okuru bir anda yakalayan türden: “Varlığın
kökeni harekettir.” Çünkü İbn al-Arabi’ye göre, varlık hareketsiz
olursa kaynağına, yani Hiçliğe geri döner. Nooteboom, bu düşünce ile
açıyor kitabını. 30 yıllık yolculuk serüvenini anlatırken, herhangi bir
yolculuğun anlam kazanması için mutlaka zihinsel yolculuğun da “yol”a
eşlik etmesi gerektiğini düşündüm.
Hollandalı yazar Cees
Nooteboom, ben en sevdiğim Avrupalı yazarlardan biridir. Böyle bir
kitabı, ancak yetmiş yaşını geçtikten sonra yazmış olması, bir anlamda
beni hüzünlendirdi: acaba “gezgin” olma halini sona mı erdirdi diye
düşünmeden edemedim. Hayatı boyunca biriktirdiği tüm gezi notlarını,
her birinin üzerinden geçerek, ilk kez bir kitap halinde sunmasında,
sanki bir final eylemi var gibi geldi bana.
Kitaba yazdığı giriş
bölümünde bu serüvenin nasıl başladığını da anlatıyor: “güzel bir
gündü; ve bunun size ne kadar romantik ve demode geldiğini biliyorum,
ama benim hikayemde olan buydu; bir sırt çantası hazırladım, annemden
ayrıldım ve Breda’ya giden trene bindim. Bir saat sonra – Hollanda’nın
ne kadar küçük olduğunu bilirsiniz – Belçika sınırının ötesindeki yolun
kenarında durmuş, başparmağımla otostop işareti yapıyordum ve o günden
beridir hiç durmadım.”
Kitapta yer alan ilk yolculuk Venedik’e.
Fakat bu kitabın en ilginç gezilerinden biri değil, Nooteboom
Venedik’te bir anlamda zaman yolculuğuna çıkıyor. Yüzyıllar önce aynı
yerde yaşamış Vivaldi, Haendel bir kapının girişinde nereyi
görüyorlardı, Stravinski’nin müziğini duysalar ne derlerdi, türünden
bir deneme kaleme almış.
Kitabın bence en güzel bölümü Gambiya
yolculuğunu anlattığı bölüm: bu ülkeyi “dünyaya geçici bir süre veda
etmek isteyen herkesin gideceği yerdir” diye tanımlıyor. Gazetelerin
ancak haftalar sonra ulaştığı, bürokrasinin ağır değil, hiç işlemediği
bir yer olarak Gambiya portresi gerçekten de çok ilginç. Yazarın başına
da yer kadar ilginç olaylar geliyor. Devlet başkanı yolda makam
arabasıyla geçerken, yeterince hızlı bisikletinden inip saygı duruşunda
bulunmadığı için tutuklanması, yaşadığı saçma olaylardan sadece biri.
Nooteboom’un
gezileri Alp’lerden Afrika çöllerine kadar uzanıyor. Münih ve Zürih
gibi çok tanıdık şehirlerde gezdiği gibi, yeryüzünde tamamen yalnız bir
varlık olarak kaldığını hissettiren yerlere de gidiyor. Gezme sadece
fiziksel olduğunda, çok fazla anlam taşımaz. Başka deyişle, gezginin
ruhunda bir çalkalanmaya ya da dramatik bir değişime neden olmuyorsa,
gezmenin de fazla bir anlamı olmaz. Gezmeyi bir yerden diğerine gitmek
gibi algılayan gezi kitaplarından farklı olarak Nooteboom, gezinin
gerçek anlamda yalnız kalmak olduğunu öne sürüyor. Anlatmak istediği
şey, kendi kültüründen, korumacı aile ve çevre yapından kopmadan, kim
olduğunu bulman bile mümkün olmayabilir. Bu kopuş da ancak uzağa
giderek gerçekleşebilir. Bir kere uzaklaştıkça, gerçekten kendi
değerlerini yaratmaya başlar insan. Kendisine öğretilen değerleri kabul
etmek zorunda kalmaz.
Nietzsche’nin düşünerek yaptığı bu
yolculuğu -- var olmanın nedeni bulmayı -- Nooteboom da “yol”larda
gerçekleştiriyor. Kitabın başlığında söz ettiği otel ise, yazarın aynı
zamanda büyük bir romancı olduğunu gösteren hayal gücüyle kurulmuş bir
mekân. Her birimizin içindeki gezgine hitap eden bir kitap “Gezginin
Oteli” ve aynı zamanda uzak yerlere gidenlere veya gitme hayali kuran
herkese önereceğim bir kitap.
Gezginin Oteli / Cees Nooteboom / Sel Yayıncılık / 2008.
(Bu yazı 4 Temmuz 2008 tarihli Dünya Gazetesi Kitap ekinde yayınlanmıştır)